Bilgi Bankası

E-SİGARA DA KANSEROJEN!

Son Güncelleme : 2013-03-20 10:56:57

Sağlık Bakanlığı, sigarayı bırakmak isteyenler arasında son zamanlarda adeta moda haline gelen elektronik sigaraya karşı uyarılarda bulundu. İnternet veya başka kanallarla satılan elektronik sigaraların ruhsatsız olduğu, bu cihazların birçok ülkede yasaklandığı bildirildi.
Sağlık Baekanlığı’nın açıklamasına göre Türkiye’de bugüne kadar ”elektronik sigara” adıyla ithalat izni alan veya ruhsatlandıran ürün bulunmuyor. Bu ürünler, ülkeye kaçak yollarla sokulduğu için de içeriği denetlenemiyor. Ancak
güvenlik güçlerince ele geçirilen ürünlerden elde edilen bulgulara göre, bu cihazların insan sağlığını son derece olumsuz etkileyebileceği hatta ölüme yol açabileceği bildirildi.

ABD yıllar önce uyarmış
Sağlık Bakanlığı yetkilileri, ABD’nin ilaç ve gıda otoritesi ”Food and Drug Administration” (FDA) tarafından bundan 4 yıl önce elektronik sigarayla ilgili uyarı yaptığı hatırlattı.
Yetkililerin verdiği bilgiye göre, FDA’nın 2 firmaya ait 18 çeşit elektronik sigara kartuşu üzerinde yaptığı incelemede, örneklerin yarısının kanserojen olduğu bilinen ve tütünde de yer alan nitrosamine içerdiği belirlenirken, yüzde 1 oranında insanlar için toksik olduğu bilinen dietilen glikol saptandı. Çoğu örnekte ise tütünde de yer alan ve insan sağlığına zararlı olduğu daha önce ispatlanan anabasine, myosmine ve beta nikotryine tespit edildi, nikotin içermediği belirtilen örneklerin tümünde düşük seviyede de olsa nikotin bulundu.

Kesinlikle masum değil
FDA’nın bu araştırmalar doğrultusunda, elektronik sigaraların gösterildiği gibi masum olmadığı ve bu konuda yapılan sağlık uyarılarının yetersiz olduğunu raporladığına dikkat çekildi.
Kanada Sağlık Ajansı’nın da 2009’da elektronik sigaraların nikotin zehirlenmesine yol açma veya nikotin bağımlılığını tetikleme gibi olumsuz etkilere yol açabileceği uyarısında bulunduğu bildirildi. Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) ise elektronik sigaraların, toksisite çalışmaları da dahil yeterli çalışma yapılana kadar ”sigara bırakma tedavisi” olarak kabul edilemeyeceğini vurguladığı ifade edildi. Birçok ülkede tıbbi cihaz olarak satışı ruhsata bağlı olan elektronik sigaranın Brezilya, Tayland, Singapur ve Avustralya gibi ülkelerde satışı yasak. n

 

Göz tansiyonuna dikkat!

Son Güncelleme : 2013-03-20 10:55:57

Dünyada milyonlarca kişide görülen bu hastalığın dikkatli bir göz muayenesi ile teşhis edilebildiğini ifade eden Opr. Dr. Hasan Küçükşahin: “Glokom tanısı konduğu zaman, o ana kadar tahrip olan görme hücrelerini canlandırmak mümkün değildir, yapılacak tedavi sağlam görme hücrelerine yöneliktir. Tanı ne kadar erken yapılırsa, o oranda görme sinir lifi ve görme hücresi tahrip edilmekten kurtulur.” diyerek erken teşhisin önemine vurgu yapıyor.

 

Opr. Dr. Küçükşahin, glokomun belirtilerini şu şekilde sıralıyor: “Glokom, sabahları şiddetli baş ağrısı, zaman zaman bulanık görme, geceleri ışıkların etrafında halkalar görülmesi ve televizyon izlerken göz etrafında ağrı gibi belirtilerlede kendini gösterebilir.”

 

GLOKOMDA EN KOLAY TEŞHİS GÖZ TANSİYONU ÖLÇÜMÜ

 

Glokomun teşhisinde birçok yöntemin kullanıldığını belirten Opr. Dr. Küçükşahin, özellikle göz tansiyonu ölçümüne dikkat çekiyor: “Günümüzde, poliklinik muayene şartlarında en kolay ve en hızlı yapılabilen glokom tarama yöntemi göz tansiyonunun ölçülmesidir. Göz tansiyonunun ölçülmesi, kişinin hiç şikayeti olmasa bile glokom şüphesi taşıyıp taşımadığı hakkında çok önemli ipuçları verir. Göz tansiyonu, glokom için önemli bir ipucu olduğu için göz doktoru tarafından ölçülmeli ve rutin göz muayenesinin bir parçası olmalı. 10- 20 mm Hg arasında olan normal göz tansiyonu kişinin görme siniri üzerinde hasar oluşturmayan basınç değeridir. Bu değer bazen normal kabul edilen sınırların içinde, bazen dışında olabilir. Göz tansiyon ölçümünde yüksek bir değerin tespit edilmesi, o kişinin glokom hastası olduğu anlamına da gelmez. Glokom oluşabilmesi için göz tansiyon yüksekliğinin görme sinirini zedelenmesi gerekir.”

 

Glokomun tanı ve takibinde en önemli muayene yöntemlerinden birinin de görme siniri başı muayenesi olduğunu ifade eden Opr. Dr. Küçükşahin, görme siniri başının, hekim tarafından oftalmoskop veya benzeri cihazlar kullanılarak direkt gözlemleme yoluyla ve bilgisayarlı görüntüleme yöntemleri kullanılarak tomografi çekilmesi ile incelenebileceğini belirtiyor. Opr. Dr. Küçükşahin, tüm yöntemlerdeki amacın, görme siniri başında meydana gelen değişiklikleri ortaya koymak ve glokom hasarında zaman içinde oluşabilecek ilerlemeyi izleyebilmek olduğunu, ayrıca görme sinirini oluşturan sinir lifi tabakasının da incelenmesi gerektiğini de aktarıyor.

 

Opr. Dr. Küçükşahin diğer tanı yöntemlerini ise şu şekilde sıralıyor: “Görme alanı, retinadaki görme hücrelerinin hassasiyetinin hasta ifadesine dayalı olarak ortaya konulması ile elde edilir. Perimetri olarak adlandırılan görme alanı muayenesi günümüzde bilgisayarlı otomatik perimetreler kullanılarak yapılıyor. Bu perimetreler ışık uyaranlarını kendileri üretiyor, hasta yanıtlarını değerlendirebiliyor, içinde bulunan normal kişilere ait bulgularla karşılaştırarak yorum yapıyor ve aynı hastada zaman içinde oluşabilecek değişiklikleri izleyebiliyor. Diğer bir tanı yöntemi olan kornea kalınlığının ölçümü ise akimetri olarak bilinir ve özel cihazlarla yapılır. Normal gözlerde merkezi korneanın kanlılığı yaklaşık 530-550 mikron arasıdır. Doğumsal olarak kornea dokusu olması gerekenden kalın olursa ölçülen göz tansiyonu değerleri de olduğundan yüksek çıkar. Bunun tersi de doğrudur, ince kornealı insanlarda göz tansiyonu yanlış olarak düşük ölçülebilir. Bu durum özellikle glokom açısından risktir ve glokomun gizlenmesine, tanının gecikmesine neden olur.”

 

Glokomlu hastaların verilen ilaçları her gün aynı saatte ve doktorun önerdiği şekilde kullanmaları gerektiğini belirten Opr. Dr. Küçükşahin, doktorun programladığı kontrol randevularına uymanın önemli olduğunu çünkü hastalığın ancak düzenli doktor kontrolü altında başarılı olarak tedavi edilebileceğini söylüyor. Ayrıca glokom kalıtsal olabileceği için ailedeki bütün bireylerin düzenli göz muayenesi olması gerektiğine de vurgu yapıyor.

 

Günlük yaşamı etkileyen herhangi bir yan etki durumunda mutlaka doktorla konuşulması gerektiğini ifade eden Opr. Dr. Küçükşahin, göz doktorunun diğer hastalıklar için alınan ilaçlar hakkında uyarılmasını ve göz doktoru dışında başka bir doktora gidildiği zaman, kişinin glokom tedavisi gördüğünü doktora söylemesinin şart olduğuna dikkat çekiyor.

 

GLOKOM İLAÇLARI ÖMÜR BOYU KULLANILMALI

 

Glokom tedavisinde ilaç, lazer ve cerrahi müdahale olmak üzere 3 farklı yöntemin kullanıldığını anlatan Opr. Dr. Küçükşahin: “Glokomlu hastanın göz tansiyonunun, gözdeki sıvının üretimini kısarak ya da bu sıvının çıkışını arttırarak düşürülür. Bu iki yöntem için farklı ilaçlar kullanılır. Her gün belirli aralıklarla alınan glokom ilaçları, hayat boyu kullanılmalı. İlaç tedavisine rağmen hastanın göz tansiyonu düşmüyor ve görme kaybı yaşanıyorsa; çözüm ameliyattır. Göz tansiyonu tedavisindeki lazer ışını ise kronik glokom hastalarında, göz içindeki sıvının dışa çıkışını kolaylaştırır. Bu yöntem süzgeç benzeri dışa akım kanallarına uygulanır. Lazerin göz tansiyonu tedavisindeki bir diğer kullanım alanı ise gözün dış kısmındaki, renkli alanın etrafındaki beyaz bölgeye uygulanmasıdır. Amaç, göz suyunun üretimi azaltmaktır. En son tedavi yöntemi olan ameliyatta ise glokomlu hastanın gözüne ameliyatla, gözün beyaz kısmında dışarıdan görünmeyecek kadar küçük bir delik açılır. Bu delik sayesinde, göz içindeki fazla sıvı dışarı atılır. Ameliyat kesin bir tedavi yöntemi olmasına rağmen tüm hastalarda da başarılı sonuçlar doğurmayabiliyor.” diyerek tedavide kullanılan yöntemlerle ilgili bilgi veriyor.

 

Glokomu etkileyen birçok faktörün bulunduğunu da söyleyen Opr. Dr. Küçükşahin, özellikle yüksek göz tansiyonuna dikkat çekerek göz tansiyonunun yüksek olmasının glokoma yakalanma riskini arttırdığını belirtiyor. Diğer önemli bir faktörün ise yaş olduğunu vurgulayan Opr. Dr. Küçükşahin, 60 yaşın üstündeki kişilerin hastalığa yakalanma bakımından yüksek risk taşıdığını, ancak glokomun her yaşta görülebileceğini ifade ediyor. Opr. Dr. Küçükşahin diğer belirtilerle ilgili şunları ekliyor: “Ailede glokom öyküsü varsa, glokoma yakalanma riski büyüktür. Yine şeker hastalığı glokoma yakalanma riskini arttırır. Yüksek tansiyon veya kalp hastalığı glokom riskini arttırabilir. Glokoma yakalanma riski miyop kişilerde normallere göre daha fazladır. Gözün ciddi travmaları, gözdeki yapısal anormallikler, retina ayrılması, göz tümörleri, üveit, göze damlatılan kortizonlu damlalar, diğer yollarla alınan kortizon ve geçirilmiş göz ameliyatları glokoma neden olabilir. 

 

Her kiloda sağlıklı olmak mümkün!

Son Güncelleme : 2013-03-20 10:55:29

Liv Hospital İç Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Metin Okucu,  her bedende sağlıklı olmanın mümkün olduğunu söylüyor. Okucu sözlerine şöyle devam ediyor: “Tartıların hiçbir önemi yok. Diyetler, yasaklar kalkıyor. Kilolu ama çok sağlıklı olabilirsiniz.”

 

Genç-yaşlı, zayıf-kilolu herkes diyet yapıyor. Diyet yapmak bir gereklilik mi? 

Diyet yapanların yüzde 90'ı 3 yıl sonra eski kilosuna geliyor. Alerjiniz, diyabetiniz varsa ya da çölyak hastasıysanız diyet yaparsınız. Fazla kilo hiç de kötü bir şey değil. Hatta bazı hastalıklardan da koruyor. İnsanların “Ben şişmanım” fobisinden kurtulması gerekiyor. Kilo vermek istiyorsanız verirsiniz ama sağlığınız için her zaman şart değil! Ne kiloda olursanız olun sağlıklı olmak mümkün.

 

Fat&fit nedir?

Tartının hiçbir anlamı yok. Herkese diyet yap, kilo ver, şu ilacı al demenin doğru olmadığı ortaya çıktı. Her bedende her kiloda sağlık mümkün. Fat&fit buradan geliyor. Fazla kilolu insanların da uzun ömürlü olabileceğini, fit olabileceğini, başına bela gelmeden yaşayabileceğini göstereceğiz. 'Kilolu veya obez kişi hastadır, risklidir, ömrü kısadır, bazı hastalıklara daha sık yakalanır' diye biliniyor. Bugüne kadar fazla kiloluysan hastaydın ama son araştırmalar bu işin hiç de böyle olmadığı ortaya çıkardı. Eğer belli bir kiloya kadar fazla kiloluysanız normal kilolulardan daha uzun yaşıyorsunuz.

 

Obez olmak normal kiloya göre avantaj mı sağlıyor?

Evet ama obezitenin birinci, ikinci ve üçüncü olmak üzere sınıflandırmaları var. Bu söylediğim vücut kitle indeksi 35'e kadar olanlar için geçerli. 2 milyon 800 bin kişi üzerinde araştırma yapılmış. Fazla kiloluların daha uzun yaşadıkları görülmüş. Hafif obezseniz normal kilolular kadar yaşıyorsunuz, fazla kiloluysanız normal kilolulardan daha uzun yaşıyorsunuz. Zayıf kilodaysanız kötü, zayıfın altındaysanız daha da kötü.

 

Kaç kilo fazlası sağlıklı?

Diyelim ki boyunuz 1.60, 86 kiloya kadar çıkabilirsiniz. 1.80 boyundaki biri 107 kiloya kadar çıkabilir. Tek başına kilonun hiçbir anlamı yok. Obezsiniz ama metabolik olarak sağlamsınız. Yaşam süreniz, kalp hastalığına yakalanma riskiniz normal kilolularla aynı. Hele normal kilolu kişi metabolik olarak kötüyse ondan daha da iyi. Kilonuz ne olursa olsun fonksiyonel olarak da iyiyseniz herkesten uzun yaşıyorsunuz. Yani kiloyla birlikte metabolik durum iyiyse süper, kiloyla beraber fonksiyonel olarak iyiyseniz yani fitness da iyiyse daha da süper.

 

Size fazla kilolarıyla gelen birini nasıl bir süreç bekliyor?

Birincisi insanların fazla kilosu var mı ona bakıyoruz. Sonra da ne kadar fit olduklarına, metabolik durumlarına bakıyoruz. Düzeltmemiz gereken bir şey yoksa zaten yapacak bir şey yok. Ne isterse yiyecek. Metabolik ya da fonksiyonel olarak sorun varsa düzeltiyoruz. Kilo vermeden hem de.

 

Metabolik ve fonksiyonel durum nasıl ölçülüyor?

Birkaç test var. Kalp damar fonksiyonunu, kas güç kuvvet durumunu, akciğer fonksiyonunu ölçen testler var. Ama en önemlisi fonksiyonel kapasitesi. Bir iş gücünü ne kadar yapabiliyor, bunu ölçüyoruz.

 

Diyet yok 

Sezgisel beslenecek. Doğru ve yanlış bilinerek her şeyden yenilen bir diyet yapılacak. Kilo verdirici diyet kullanmayacağız. Bu canınızın ne zaman, ne istediğini ve istemediğini, ne zaman doyduğunu bilmekle ilgili. İkinci baklavayı yediniz ama üçüncü baklavayı gerçekten canınız istiyor mu istemiyor mu bunları düşüneceğiniz bir diyet. Hakikaten acıktınız mı yoksa başka bir şey mi öyle hissettiriyor ona bakacaksınız. Liste, diyet yok. Kilo verdirici düşük kalorili şeyler yok. Burada kilo konuşulmayacak, tartı yok. Hedeflerin hiçbirinde kiloyu azaltma olmayacak. İstiyorsa tabii ki yapabilir. 

 

'Kilolu ama sağlıklı olun'

Fazla kilolu ama normal kilolulardan çok daha sağlıklı olabilirsiniz. Çok daha az hastalığa yakalanabilir, daha uzun yaşayabilirsiniz. Önemli olan kilo değil, fitness ve metabolik durum.

 

Yasak yok

Ölçümlerde anormallik yoksa yasak da yok. Metabolik durumda baktığımız kan şekeri, iyi kolesterol, trigliseridde anormal sapmalar

varsa belki ufak tefek kısıtlamalar yapılabilir. Ama yasak olan hiçbir şey yok. Önemli olan ne yediğin değil ne kadar yediğin.

 

Hafif egzersizler

Egzersiz programı tamamen ölçümlere göre belirlenecek. Gerekirse kişisel bir program verilecek. Bunlar çok basit şeyler. Efor testinde 7-8 dakika yürüyebiliyorsanız fonksiyonel kapasiteniz iyi demektir. Hem fonksiyonel olarak hem de metabolik olarak fit olmak aslında çok kolay.

 

Fazla kilonun avantajları

* Fazla kilolu ya da hafif obezseniz kalp krizi geçirdiğinizde daha uzun yaşıyorsunuz.

* Felç geçirdiyseniz beyniniz daha az hasar görüyor.

* Şeker hastalığı başlarsa daha az komplikasyon yaşıyorsunuz.

* Yağ travmalardan, kırıklardan koruyor.

* Hasta olduğunuzda yağdan sağladığınız enerji daha  çabuk iyileştiriyor.

Hamilelikte reflü ve kabızlıktan kurtulmak mümkün mü?

Son Güncelleme : 2013-03-20 10:55:03

Bulantılar ilk üç ayın sonunda çoklukla yok olsa da reflü adı verilen, yiyeceklerin yemek borusuna geri dönüşü ve yanma duygusu ile kabızlık anne adayını hamileliğin sonuna kadar mutsuz edebilir. Peki bu durumdan kurulmak mümkün müdür? Bahçeci Sağlık Grubu Fulya Tüp Bebek Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Aytun Aktangebelik dönemini kabusa çeviren 'hamilelikte reflü ve kabızlıktan kurtulmak mümkün mü?' sorusunu cevaplandırdı.

Bir kadın için en paylaşılamaz süreçtir hamilelik. Her ne kadar anne ve babanın bunu paylaştıklarını söylesek de aslında kadın her türlü sorumluluk ve yükün altında tek başınadır. Daha hamile kalmayı planladığı ilk süreçten itibaren fedakârlıklar başlar. Sevdiği yararlı ya da zararlı birçok alışkanlığına veda eder. Hamileliğin ilk günlerinden itibaren midede başlayan ekşime, bulantı, kusma isteği ya da bunun sadece istekte kalmaması ve şiddetli kusmalara dönmesi “benim hayalini kurduğum hamilelik böyle birşey değildi ki” isyanını başlatabilir. Ama biliriz ki eski Türk filmlerinden itibaren bir kadının gebeliğinin ilk ipucu onu lavaboya koşturan bulantılarıdır. Bulantılar ilk üç ayın sonunda çoklukla yok olsa da reflü dediğimiz, yiyeceklerin yemek borusuna geri dönüşü ve yanma duygusu ile kabızlık anne adayımızı hamileliğin sonuna kadar mutsuz edebilir.

 

*Hamilelikte neden kabızlık sorunu yaşanır?

Öncelikle bu bir hastalık olmayıp durumdur ve durumun nedenlerini anlayabilirsek onunla mücadele etmek de daha kolay olacaktır. Hamilelik hormonların anaforudur. Progesteron ve östrojen hormonları çok yüksek düzeylerde kanda dolaşınca fiziksel ve ruhsal etkileri de o derece fazla olmaktadır. Bağırsaklar da bu durumdan nasibini almaktadır. Midenin besinleri sindirme süresi uzamakta, barsak hareketleri yavaşlamaktadır.

 

Neredeyse bu süre iki katı zamana çıkmaktadır. Bağırsaklar bu uzamış zaman nedeniyle, sindirime uğramış besinlerden daha fazla sıvıyı emmekte ve besin artıkları daha da katılaşmaktadır. Peristaltizm dediğimiz hareketlerle bağırsakta ilerlemekte zorlanan besinler kabızlığa neden olmaktadır. Ayrıca bebek büyüdükçe karın içinde bağırsakların yerleri daralmakta, baskıya uğramakta hormonların yaptıklarına bir de mekanik engel oluşmaktadır. Tüm bu nedenlere ek hamilelik öncesinde spastik kolon rahatsızlığı da varsa durumu daha da zora sokmaktadır. Elbette kabızlıktan çok daha ciddi birçok sorun hamilelikte yaşanabilmektedir. Ama bu sorun da hayat kalitesini uzun süre boyunca bozduğundan önem taşımaktadır.

 

Hamilelik hareketlerde kısıtlılık da yaratmakta bu da bağırsak hareketlerini olumsuz etkilemektedir. Bunlar yetmezmiş gibi bizim kansızlığı önlemek amacıyla önerilen demir ilaçları da işin tuzu biberi olmaktadır.

 

Kabızlık sorunu ilerledikçe hamilelikte hemoroid ya da anal fissürler de daha fazla ortaya çıkmaktadır.

 

Aslında çok basit önlemlerle kabızlığı sorun olmaktan çıkabilir. Nasıl mı? 

*Öncelikle bol sıvı tüketmek gerekir. Günde en az 6-8 bardak su ya da sıvı tüketimi hamilelikte birçok şeye iyi geldiği gibi kabızlığa da çok faydalıdır. *Posası bol, lifli gıdaların öğünlerde mutlak olması gerekir. Meyve sebzeler, tahıl, kurubaklagiller iyi seçeneklerdir. 

*Kuru meyveler de doğal besinlerdir ve kabızlığa iyi gelmektedir. 

*Bitki çayları tüketimi de başka doğal kabul edilebilen yardımcılardandır. *Besinlerin çok çiğnenmesi, öğünlerin atlanmaması çok basit öneriler gibi görünse de oldukça faydalıdır. 

*Eğer hamileliğinizde hareketlerinizin kısıtlanmasını gerektiren bir sorun yaşamıyor iseniz (düşük tehdidi, erken doğum riski gibi) günlük yürüyüşlerinizi mutlaka yapmalı, hareketliliğinizi arttırmalısınız. 

*Tüm bunların dışında artık faydasını bilinen ve önerilen probiyotikler kullanılmalıdır. Probiyotik bakteriler bağırsaklardaki etkinlikleriyle kabızlık sorununa iyi gelmektedir. Doğal yollardan alınmaya çalışılan probiyotikler mideden geçerken asidik ortamdan dolayı etkinliklerini büyük ölçüde kaybetmektedirler. Bunun yerine mide asidine dayanıklı, film tabletler halinde üretilmiş, probiyotik destekli multivitaminlerin gebelikte tercih edilmesi bir hapla iki sorunu birden çözmektedir. Ayrıca bu desteğin hamilelik ve emzirme döneminde bağışıklık sistemini güçlendirmekte faydalı olduğunu da eklemek isterim. Yapılan çok sayıdaki çalışmalarda atopik (allerjik) bebeklerin annelerinin kullandığı probiyotikten iyi yönde faydalandıklarını göstermiştir.

 

Hamilelik taçlandırılması gereken bir süreçtir. Bu sebepten ufak sorunlar, basit önlemlerle kolayca çözülebilir. Doktorunuzla bazen paylaşmaya çekindiğiniz ya da hamileliğin doğası olarak kabul ettiğiniz şeyler sihirli bir dokunuşla son bulabilir. Sağlıcakla kalın.

Hamilelikte reflü ve kabızlıktan kurtulmak mümkün mü?

Son Güncelleme : 2013-03-20 10:55:03

Bulantılar ilk üç ayın sonunda çoklukla yok olsa da reflü adı verilen, yiyeceklerin yemek borusuna geri dönüşü ve yanma duygusu ile kabızlık anne adayını hamileliğin sonuna kadar mutsuz edebilir. Peki bu durumdan kurulmak mümkün müdür? Bahçeci Sağlık Grubu Fulya Tüp Bebek Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Aytun Aktangebelik dönemini kabusa çeviren 'hamilelikte reflü ve kabızlıktan kurtulmak mümkün mü?' sorusunu cevaplandırdı.

Bir kadın için en paylaşılamaz süreçtir hamilelik. Her ne kadar anne ve babanın bunu paylaştıklarını söylesek de aslında kadın her türlü sorumluluk ve yükün altında tek başınadır. Daha hamile kalmayı planladığı ilk süreçten itibaren fedakârlıklar başlar. Sevdiği yararlı ya da zararlı birçok alışkanlığına veda eder. Hamileliğin ilk günlerinden itibaren midede başlayan ekşime, bulantı, kusma isteği ya da bunun sadece istekte kalmaması ve şiddetli kusmalara dönmesi “benim hayalini kurduğum hamilelik böyle birşey değildi ki” isyanını başlatabilir. Ama biliriz ki eski Türk filmlerinden itibaren bir kadının gebeliğinin ilk ipucu onu lavaboya koşturan bulantılarıdır. Bulantılar ilk üç ayın sonunda çoklukla yok olsa da reflü dediğimiz, yiyeceklerin yemek borusuna geri dönüşü ve yanma duygusu ile kabızlık anne adayımızı hamileliğin sonuna kadar mutsuz edebilir.

 

*Hamilelikte neden kabızlık sorunu yaşanır?

Öncelikle bu bir hastalık olmayıp durumdur ve durumun nedenlerini anlayabilirsek onunla mücadele etmek de daha kolay olacaktır. Hamilelik hormonların anaforudur. Progesteron ve östrojen hormonları çok yüksek düzeylerde kanda dolaşınca fiziksel ve ruhsal etkileri de o derece fazla olmaktadır. Bağırsaklar da bu durumdan nasibini almaktadır. Midenin besinleri sindirme süresi uzamakta, barsak hareketleri yavaşlamaktadır.

 

Neredeyse bu süre iki katı zamana çıkmaktadır. Bağırsaklar bu uzamış zaman nedeniyle, sindirime uğramış besinlerden daha fazla sıvıyı emmekte ve besin artıkları daha da katılaşmaktadır. Peristaltizm dediğimiz hareketlerle bağırsakta ilerlemekte zorlanan besinler kabızlığa neden olmaktadır. Ayrıca bebek büyüdükçe karın içinde bağırsakların yerleri daralmakta, baskıya uğramakta hormonların yaptıklarına bir de mekanik engel oluşmaktadır. Tüm bu nedenlere ek hamilelik öncesinde spastik kolon rahatsızlığı da varsa durumu daha da zora sokmaktadır. Elbette kabızlıktan çok daha ciddi birçok sorun hamilelikte yaşanabilmektedir. Ama bu sorun da hayat kalitesini uzun süre boyunca bozduğundan önem taşımaktadır.

 

Hamilelik hareketlerde kısıtlılık da yaratmakta bu da bağırsak hareketlerini olumsuz etkilemektedir. Bunlar yetmezmiş gibi bizim kansızlığı önlemek amacıyla önerilen demir ilaçları da işin tuzu biberi olmaktadır.

 

Kabızlık sorunu ilerledikçe hamilelikte hemoroid ya da anal fissürler de daha fazla ortaya çıkmaktadır.

 

Aslında çok basit önlemlerle kabızlığı sorun olmaktan çıkabilir. Nasıl mı? 

*Öncelikle bol sıvı tüketmek gerekir. Günde en az 6-8 bardak su ya da sıvı tüketimi hamilelikte birçok şeye iyi geldiği gibi kabızlığa da çok faydalıdır. *Posası bol, lifli gıdaların öğünlerde mutlak olması gerekir. Meyve sebzeler, tahıl, kurubaklagiller iyi seçeneklerdir. 

*Kuru meyveler de doğal besinlerdir ve kabızlığa iyi gelmektedir. 

*Bitki çayları tüketimi de başka doğal kabul edilebilen yardımcılardandır. *Besinlerin çok çiğnenmesi, öğünlerin atlanmaması çok basit öneriler gibi görünse de oldukça faydalıdır. 

*Eğer hamileliğinizde hareketlerinizin kısıtlanmasını gerektiren bir sorun yaşamıyor iseniz (düşük tehdidi, erken doğum riski gibi) günlük yürüyüşlerinizi mutlaka yapmalı, hareketliliğinizi arttırmalısınız. 

*Tüm bunların dışında artık faydasını bilinen ve önerilen probiyotikler kullanılmalıdır. Probiyotik bakteriler bağırsaklardaki etkinlikleriyle kabızlık sorununa iyi gelmektedir. Doğal yollardan alınmaya çalışılan probiyotikler mideden geçerken asidik ortamdan dolayı etkinliklerini büyük ölçüde kaybetmektedirler. Bunun yerine mide asidine dayanıklı, film tabletler halinde üretilmiş, probiyotik destekli multivitaminlerin gebelikte tercih edilmesi bir hapla iki sorunu birden çözmektedir. Ayrıca bu desteğin hamilelik ve emzirme döneminde bağışıklık sistemini güçlendirmekte faydalı olduğunu da eklemek isterim. Yapılan çok sayıdaki çalışmalarda atopik (allerjik) bebeklerin annelerinin kullandığı probiyotikten iyi yönde faydalandıklarını göstermiştir.

 

Hamilelik taçlandırılması gereken bir süreçtir. Bu sebepten ufak sorunlar, basit önlemlerle kolayca çözülebilir. Doktorunuzla bazen paylaşmaya çekindiğiniz ya da hamileliğin doğası olarak kabul ettiğiniz şeyler sihirli bir dokunuşla son bulabilir. Sağlıcakla kalın.

 

 

Tekrarlayan krup sendromu başka hastalıkların habercisi olabilir!

Son Güncelleme : 2013-03-20 10:54:33

Krup Sendromu nedir?

Üst solunum yollarının daralması veya tıkanmasıyla ortaya çıkan tabloya genel olarak Krup sendromu diyoruz. Bu sendromun en sık görülen nedeni boğazdan başlayarak gırtlağa, ana soluk borusuna ve daha sonra alt solunum yollarına doğru ilerleyen viral enfeksiyonlardır. Tıkanıklık bu bölgelerdeki şişlik ve aşırı balgam yapımı ile kendisini gösterir. Sıklıkla 6 ay ile 3 yaş arasında çocuklarda ilkbahar ve sonbahar aylarında daha fazla görülen Krup Sendromu çocuklarda havlar tarzda öksürük, ses kısıklığı, nefes alırken ıslık sesine benzer ses çıkarma ve nefes darlığı ile kendini gösteren acil teşhis ve tedavi gerektiren bir tablodur. Büyümeye bağlı hava yollarının gelişmesi ile giderek azalır. 

 

Belirtileri nelerdir ve tanı nasıl konulur?  

Vakaların çoğunda atak öncesinde, burun akıntısı, burun tıkanıklığı, hafif öksürük ve hafif ateş gibi enfeksiyon bulguları vardır. Bu bulguları özellikle geceleri ani başlayan havlar tarzda öksürük, ses kısıklığı, nefes alırken ıslık sesine benzer ses çıkarma ve nefes darlığı izler. Büyük çocuklar öne doğru oturarak nefes almayı tercih ederler. Kruplu vakaların tanısı bu bulgular ile kolaylıkla konur. Ancak viral kökenli krup ve alerjik krup dışında nadir görülen bakteriyel enfeksiyonlara bağlı krup tablolarının ekarte edilmesi gerekir. Genellikle viral enfeksiyonlara bağlı olarak daha az sıklıkla da alerjik kökenli olabilir. Acil tedavileri birbirinden farklı olmamakla beraber özellikle alerjik olanlarda koruyucu tedaviler gerekebilir. Enfeksiyon dışı nedenler arasında yabancı cisim, mide reflüsü ve solunum yollarında doğuştan darlık ve damar basıları gibi durumlar sayılabilir.

 

Tedavisi nasıldır?

Vakaların %90’ı ilk müdahalenin ardından ayakta tedavi edilirken yaklaşık %10’u hastaneye yatırılarak tedavi edilir. %1’den daha azı yoğun bakım şartlarında solunum desteğine ihtiyaç duyabilir. Tedavide en önemli nokta hava yollarının açık tutulması ve oksijen desteğidir. Havanın soğuk ve nemli olması faydalıdır. İlaç tedavisi olarak acil serviste kortizonlu buhar veya iğne tedavileri uygulanır. Daha sonra ayaktan veya yatarak idame tedavileri planlanır. Sık gördüğümüz Klasik Krup Sendromunda antibiyotik ve öksürük ilaçlarının yeri yoktur. Ancak seyrek görülen bakteriyel krup tablolarında antibiyotik tedavisi hayat kurtarıcıdır. Tekrarlayan krup ataklarında alerjik nedenler, mide reflüsü gibi hastalıklar ile altta yatabilecek önemli doğuştan veya sonradan oluşabilecek solunum yollarına içerden veya dışarıdan bası yapabilecek durumların ileri tetkik ve tedavisi unutulmamalıdır.   

 

Bahar yorgunluğuna yenilmeyin!

Son Güncelleme : 2013-03-20 10:53:49

Bahar ayları geldi, bu mevsim kimileri için enerji kaynağı olsa da kimileri için yorgunluk sebebi.

Bahar ayları geldi, bu mevsim kimileri için enerji kaynağı olsa da kimileri için yorgunluk sebebi. Kendinizi sürekli yorgun, halsiz hissediyor ve uykulu halinizden bir türlü kurtulamıyorsanız, beslenmenizde ve yaşam tarzınızda yapacağınız ufak değişikliklerle enerji kazanabilirsiniz. Liv HOSPITAL Beslenme ve Diyet Uzmanı Sanem Apa Bahar yorgunluğuyla başa çıkmanın 10 pratik yolunu anlattı. 

Havaların ısınmasıyla birlikte birçok kişi eklem ağrılarından, halsizlikten, sürekli uyku isteğinden bahsediyor ve bu da bahar yorgunluğu olarak adlandırılıyor. Bahar aylarında genelde sıkça karşılaşılan bir durum olan yorgunluğun nedeni insan metabolizmasında gerçekleşen bazı değişikliklerden kaynaklanabilir. Bahar mevsiminde havadaki elektrik yükü artar. Bu yük havada bulunan pozitif ve negatif yüklü iyonlar aracılığıyla taşınır ve mevsim değişikliklerinde taşınma sırasında birtakım değişiklikler ortaya çıkabilir. Bu durumda beraberinde ruhsal sıkıntılarla birlikte yorgunluğa neden olabilir. 

 

Hayat tarzınızda ufak değişiklikler yapın

 

•      Akşam yatmadan önce ve sabah kalkınca odanızı mutlaka havalandırın. Oksijen sizi daha enerjik kılabilir. 

•      Akşamları yatmadan önce sizi rahatlatacak bir kitap okuyabilirsiniz. 

•      Düzenli uyku saatleri belirlemeli ve bu saatlere göre sadık kalmalısınız. Yeterli uyku gün boyunca enerjik kalmanıza yardım edecektir. Günde 7- 8 saat uyumaya çalışmalısınız. 

•      Haftada en az 3 gün yapacağınız tempolu yürüyüşler ve aktif yaşam tarzını benimsemekte yine yorgunluğa karşı sizi koruyacaktır. Bu yürüyüşleri açık havada yapmanızı tavsiye edebiliriz. 

•      Bazı gevşeme egzersizlerini öğrenmekte yine rahatlatıcı etki gösterecektir. 

•      Sabahları ılık bir duş almak sizi dinçleştirebilir.

Beslenmenize dikkat edin

 

•      Günde 2,5- 3 litre su tüketmelisiniz. 

 

•      Bahar yorgunluğundan korunmak için bağışıklık sisteminizi güçlendirecek besinlere beslenmenizde özellikle yer vermelisiniz. Bağışıklık sisteminizi güçlendirebilecek besinlerin başında prebiyotik yoğurtları sayabiliriz.

 

 Bahar yorgunluğuyla başa çıkmanın 10 etkin yolu

 

1)      Sebze ve meyve tüketiminizi artırın. Sebze ve meyveler C vitamini açısından zengin besinlerdir. Mandalina, kivi, kuşburnu, karpuz, ve portakal gibi meyvelerle, ıspanak, pazı, sivribiber, brokoli, Brüksel lahanası gibi yeşil yapraklı sebzelerin tüketimini artırın. 

2)      Geceleri yağlı ve çok miktarda yemek yememeye özen gösterin. 

3)      Kafeinli içecekleri azaltın. Kahve, çay, soğuk içecekler, kakao ve benzerleri gibi kafeinli içecekler yerine bitkisel çayları rahatlatıcı etkilerinden de yararlanmak için tercih edebilirsiniz. 

4)      Sigara tüketiyorsanız C vitamini alımınızı içmeyen birine göre 2 kat daha fazla olacak şekilde ayarlamalısınız. Alkol rahatlatır, düşüncesiyle alkol tüketmeyin. Alkol tüketiminizi mümkün olduğunca sınırlandırın. 

5)      Beyin performansı için en önemli öğün olan kahvaltıyı kesinlikle atlamayın. Az az, sık sık yemek yemeği tercih etmeliyiz. 

6)      Beyaz rafine edilmiş besinler yerine tam buğday, çavdar, kepek gibi rafine edilmemiş tahılları tercih edebilirsiniz. 

7)      Antioksidan vitamin ve mineraller, vücuttan metabolizma sonucu oluşan zararlı maddelerin atılmasına yardımcı olur. Antioksidan vitaminler A, C, E vitaminleri, antioksidan mineraller ise selenyum ve çinkodur. 

8)      Günde 3 porsiyon meyve tüketmeyi hedefleyin. Kabuğu ile yenilebilen meyveleri kabukları ile tüketin. 

9)      Yeşil salata ve havuç sofralarınızın vazgeçilmezi olsun. Yaban mersini antioksidan kapasitesi nedeniyle çok iyi bir ara öğün alternatifi olabilir. 

10)   Kefir ve prebiyotik yoğurtlar tüketmek sindirim sisteminizi ve dolayısıyla bağışıklık sisteminizi destekler. Ananaslı yoğurt vücutta oluşan ödemi atmadan lezzetli bir alternative olarak denenebilir. 

 

 

Kimin sperm sayısı daha fazla?

Son Güncelleme : 2013-02-21 13:31:24

Günde 3-4 saat televizyon izleyen erkeklerde sperm sayısının ciddi oranda düştüğü belirlendi.

Harvard Üniversitesi tarafından yapılan araştırmada haftada 15 saat veya daha fazla spor yapan erkeklerin sperm sayısının 5 saatten az spor yapanlara göre %73 daha fazla olduğu görüldü.

Araştırmanın sonuçları British Journal of Sports Medicine isimli dergide yayınlandı.

Uzmanlar haftada 20 saat veya daha fazla televizyon izleyenlerin sperm sayısının ise %44 düştüğünü belirtti.
Fiziksel açıdan aktif olan kişilerde antioksidanların miktarı artıyor. Buna bağlı olarak sperm sayısı da yükseliyor. Hareketsiz kalan kişilerde ise yüksek oksidatif stres sperm üretimini olumsuz etkiliyor.

Araştırmaya yaşları 18-22 arasında değişen 189 üniversite öğrencisi katıldı.

Uzmanlar bebek çalışmalarına başlamış çiftlerin fiziksel olarak aktif olmalarının daha hızlı sonuç getireceğini vurguluyor.

 

Sinovit nedir?

Son Güncelleme : 2013-02-21 13:29:48

Sinovit olarak bilinen eklem zarı yangısı oldukça ağrılı bir rahatsızlıktır.

Lady Gaga’nın muzdarip olduğu ve konserlerini iptal etmek zorunda olduğu sinovit, eklem zarlarında meydana gelen iltihap sonucu görülür. Eklemler, zar sıvısının birikmesi sonucu şişer.

Sinovit, arterit, lupus ve gut gibi rahatsızlıklar sonucu da görülebilir. Uzun süreli görüldüğünde eklemi kalıcı zarar görmesine neden olabilir.

Sinovit, eklemlerde hassasiyet ve ağrıya neden olur.

Tedavisinde antienflamatuvar ilaçlar kullanılır. Ekleme enjeksiyon yöntemiyle steroid verilebilir.

 

100 kalori kesmenin yolları

Son Güncelleme : 2013-02-21 13:29:25

Kalori hesaplamak yerine iyi beslenmek ve dengeli seçimler yapmak çok önemli. Ancak bazen küçük ipuçları ve rakamlar akılda daha kalıcı olabiliyor.

Doğru içeceği seçmek ve pişirme yöntemlerini kullanmak, şeker miktarını azaltmak gibi bazı küçük hilelerle aldığımız kalorileri azaltabiliriz. Bir kere daha hatırlatmak isteriz ki, her gün fazladan 100 kalori, yılda beş kilo almanıza sebep olur. Şimdi kalori kesmenin basit yollarına bakalım. Aşağıdaki listeyi, Mezura kliniğimizin diyetisyeni sevgili Burcu Yıldız’la hazırladık.

Yağı azaltılmış ürünler

Günlük tercihlerde ürünleri yağsız tercih etmek, hem sağlık açısından hem de kalori tasarrufu sağlamak için önemli. Örneğin 1 su bardağı süt 120 kaloriyken yağsız olanı 70 kalori. Bu hesaba göre, tam yağlı yerine 2 su bardağı yağsız süt içildiğinde tam 100 kalori daha az almış oluyorsunuz.

 

Pişirme yöntemleri

Pişirme yöntemlerini değiştirerek de 100 ve daha fazla kalori tasarrufu yapabilirsiniz. Örneğin yemekler bol yağ veya tereyağı yerine tavuk suyuyla pişirilebilir. Böylece 2 yemek kaşığı yağ yani 100 kaloriden kurtulmuş olursunuz. Ya da yemek yaparken tavaya yapışmaması için sadece 1 tatlı kaşığı yağla tavayı incecik yağlamak yeterli.

 

Kalorisiz içecekler

Şekerin ağzımızda bıraktığı lezzet tatlı olsa da, aynı şey hücrelerimiz için geçerli değil. Şeker içeren ürünler hem sağlık hem de kalori açısından biraz acımasız. Şekerli içecekler yerine su, maden suyu, ayran ve kefir tercih edebilirsiniz.

 

Kahveler

Cazip olduğunu biliyoruz ama aromalı ve kremalı, şeker içeren kahvelere dikkat. Arkadaşınızla gittiğiniz bir kafede sütlü, kremalı kahve yerine az yağlı sütle yapılmış kremasız kahve seçmeniz, 100 kalori daha az almanızı sağlar.

 

Porsiyonlar

Porsiyonlar 20 yıl öncesine göre çok büyüdü, yediğimiz ekmekler, sinemalardaki patlamış mısırlar, pizza dilimleri hepsi daha kalorili. Mide hacmimiz hiç artmamasına rağmen göz, maalesef buna alışıyor ve yeme hacmimiz de buna paralel artabiliyor. Mönülerde büyük yerine küçük seçimleri tercih ederek ya da büyük porsiyonlu bir yemeği arakadaşınızla paylaşarak kaloriden tasarruf edebilirsiniz.

 

“Hayır” diyebilmek

Kültürümüzde yemek ikramları ve ısrarları sevginin göstergesi gibi algılanıyor. Şu tabirler hepimiz için tanıdık değil mi? “Allah aşkına ye”, “Bir lokmadan bir şey olmaz”, “Şimdi ye sonra diyetine devam edersin.” Belki de bu durumu tersine çevirme zamanı geldi. Çünkü reddettiğimiz, karşımızdaki sevdiğimiz insan değil, bize yararı dokunmayacak bir yiyecek. Teşekkür     ederek “Hayır” diyebilmekle 100 değil daha fazla kalori  tasarrufunuz olabilir.

 

Soslar

Soslar hayatımıza o kadar çok girdi ki, yemeklerimizde ve salatalarımızda bol miktarda kullanılıyor. Miktarlar az olsa da soslar, göründükleri kadar masum değil. Salatalar gözümüze sağlıklı ve az kalorili görünebilir. Bir öğünü salatayla geçirince kendimizi iyi hissederiz. Aslında salatalar bazen gizli kalorilerle dolu olabiliyor. Makarnalar da hep suçlanır oysa suçlu olan makarna değil eklenen soslar. 2 kaşık mayonez, 290 kaloriyken 2 kaşık hardal sos sadece 18 kalori, salatalarınıza 1 tatlı kaşığı yağ, limon ve sirke eklemek de sizi fazla kalorilerden kurtarır.

 

Dünya kısırlaşıyor

Son Güncelleme : 2013-02-21 13:28:26

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Tıraş:”Yani bir yıl korunmadan cinsel ilişkiye girilmesine rağmen 100 çiftten 15’i çocuk sahibi olamıyor”

 

Dünya Sağlık Örgütü’nün  (DSÖ) raporuna göre, 100 yıl yıl önce sperm sayısı mililitrede 100-120 milyonken,  birçok erkekte bu sayı 15 milyona düştü.

 

Raporu değerlendiren Kadın Hastalıkları ve Doğum uzmanı Uzmanı Prof. Dr.  Bülent Tıraş, dünyanın giderek kısırlaşmasındaki en önemli etkeni, insanı modern  yaşamla buluşturan teknolojik gelişmeler ve yaşam şeklindeki değişmeler olarak  değerlendirdi.

 

Kısırlaşmadaki en önemli göstergelerden birinin sperm sayısı olduğunu  belirten Tıraş, ”100 sene önce sperm sayısı mililitrede 100-120 milyondu. Bu  rakam geçtiğimiz yıllarda 20 milyona kadar indi. Ancak DSÖ’nün son revizyonuna  göre rakam artık 15 milyon. Yani sperm sayısı çok düşük. Bir yıl korunmadan  cinsel ilişkiye girilmesine rağmen 100 çiftten 15’i çocuk sahibi olamıyor”  dedi.

 

Kısırlıkta hava, su ve çevre kirliliği gibi faktörlerin çok etkili  olduğunu ifade eden Tıraş, sanayide kullanılan ağır metallerin, gıdalarla, suyla  ve havayla alınan yabancı maddelerin etkili olduğunu söyledi.

 

Tıraş, ”Benzindeki kurşun, ağır sanayide kullanılan civa, nikel,  kadmiyum gibi metallerin hepsi toksiktir. Özellikle baca gazları kısırlıkta çok  etkili. Sanayide kullanılan baca gazlarından çıkan dioksin kısırlık oranını  önemli ölçüde artırıyor” diye konuştu.

         

-Obezite kısırlık nedeni-

Son yıllarda hızla artan obezitenin de kısırlaşma oranlarında etkili  olduğuna işaret eden Tıraş, vücuttaki 10 kilo fazlalığın kısırlık riskini  artırdığını belirtti.

 

Kilosu normalin altında olanların da aynı riski taşıdığına dikkati çeken  Tıraş, şunları kaydetti: ”İsveç’te yapılan ve sonuçları Ekim 2011’de yayınlanan son bilimsel  çalışma, kilonun kısırlık üzerindeki etkisini bir kez daha ortaya koydu. Makaleye  göre, kilosu normalin altında olanlar da üstünde olanlar da sorun yaşıyor. Obez  kadınlarda gebelik oranları, normal kilolu kadınlara göre daha düşük. Kilolu  olanlarda bu oran 20,8 iken, normal kilolularda 28,3.”

         

-Sigara kadınlarda yumurta rezervini azaltıyor-

Sigaranın kadınlarda yumurtalık rezervini azaltarak gebeliği engellediğini; erkeklerde ise sperm sayısı ve hareketleri üzerinde zararlı etkisi  olduğunu vurgulayan Tıraş, cinsel yolla bulaşan hastalıkların kadınlarda tüplerin  tıkanmasına yol açtığını söyledi.

 

Tıraş, erkek kısırlığının yüzde 85 oranında nedeninin belli olmadığına  işaret ederek, doğru teşhis ve zamanında müdahalenin tedavide başarıyı  artırdığını anlattı.

 

Sanayide kullanılan ağır metallerin, gıdalarla, suyla ve havayla  aldığımız yabancı maddelerin çok büyük rolü var. Benzindeki kurşun, ağır sanayide  kullanılan civa, nikel, kadmiyum gibi metallerin hepsi toksiktir. Özellikle baca  gazları kısırlıkta çok etkili. Sanayide kullanılan baca gazlarından çıkan dioksin  kısırlık oranını önemli ölçüde artırıyor” dedi.

 

 

Nefrit - Glomerulonefrit

Son Güncelleme : 2013-02-21 13:27:59

Böbreğin temel fonksiyonlarından birisi idrar üretmektir. Her 2 böbrekte idrar üretimine yol açan yaklaşık 2 milyon küçük ünite (nefron) vardır. Bir nefron temel olarak 2 kısımdan oluşur. 


1. Böbreğe gelen kanın süzüldüğü filtre(glomerül) 
2. Süzülen kanın idrara dönüştüğü uzun, yer yer kıvrımlı borular(tübül) 

Böbreğin iltihabi hastalıkları nefrit olarak isimlendirilir.

Nefrit nedenleri ikiye ayrılır: 
1. Mikrobik olmayan nefritler: Böbreğin mikrobik olmayan iltihabi hastalıkları ikiye ayrılır. 
Glomerülonefrit 
Tübüler nefrit (Tübülointerstisiyel nefrit) 

2. Mikrobik nefritler (piyelonefrit): Piyelonefritin diğer bir ismi de üst idrar yolu infeksiyonudur.

Glomerülonefrit:
Nefronda ağırlıklı olarak glomerülde iltihap vardır. Türkiye'de kronik böbrek yetmezliğinin birinci nedeni glomerülonefrittir. Belirti ve bulgular glomerülonefritin tipine göre değişir. Hastanın muayene edilmesi, kanda üre ve kreatinin bakılması ve basit idrar incelemesi ile glomerülonefrit tanısını koymak genellikle çok kolaydır. Muayenede glomülonefrit bulguları 
el, ayak ve göz kapaklarında şişme, idrar renginde koyulaşma ( idrar çay rengini alabilir ) ve yüksek tansiyondur. İdrar incelemesinde kanama ( hematüri ) ve protein kaybı (proteinüri) glomerülonefrit lehine bulgulardır. Glomerülonefrit tanısında asıl zorluk glomerülonefrite yol açan hastalığın saptanmasıdır. Glomerülonefrite yol açan neden genellikle saptanamaz. Glomerülonefritin tipini anlamak için böbrek biyopsisi yapılmalıdır, yani böbrekten mikroskopik inceleme için parça alınmalıdır. Birçok hastanın böbrek biyopsisi denince aklına kanser gelmektedir ancak böbrek biyopsisinin amacı kanser aramak değil glomerülonefritin tipini anlamaktır.

Glomerülonefritler ne tür sorunlara yol açar? 
Pratikte glomerülonefritler 5 şekilde karşımıza çıkar. Hastanın hiçbir şikayeti olmayabileceği gibi ileri böbrek yetmezliği de olabilir. 

1. İdrar incelemesinde anormallikler: Hastada hiçbir belirti ve bulgu yoktur. Başka bir nedenle doktora giden hastaya yapılan idrar incelemesinde kanama veya protein kaybı saptanır. 

2. Nefrotik sendrom: İdrarla günde 3 - 3.5 gramdan fazla protein kaybı vardır. Hastanın el, ayak, yüz ve diğer bölgelerinde üzerine basınca iz bırakan şişlikler vardır. Ayrıca kanda albümin seviyesi düşer, kolesterol düzeyi artar. 

3. Ani başlayan glomerülonefrit: Bu hastalarda ön plandaki sorunlar idrarda kanama, yüksek tansiyon ve vücutta sıvı birikmesidir. Çocuklarda streptokok infeksiyonlarını takiben gelişen nefritlerin çoğu bu gruba girer. 

4. Kronik (müzmin, uzun süreli) glomerülonefrit: Bu hastalarda idrarla kanama, protein kaybı, yüksek tansiyon ve şişlik vardır, hastalık uzun sürelidir. 

5. Hızlı ilerleyen nefrit: Kısa sürede böbrek yetmezliği gelişir ve hasta diyaliz tedavisine ihtiyaç duyar.

Tedavi
Her hastada farklıdır. Böbrek biyopsisinin sonucu ve hastada mevcut olan sorunlara göre tedavi planlanır. Sadece çocuklarda, eğer nefrotik sendrom var ise önce tedavi verilip, daha sonra gerekirse böbrek biyopsisi yapılabilir. Glomerülonefrit tedavisi kesinlikle uzman hekim, tercihen nefroloji uzmanı denetiminde olmalıdır. Tedavide başarısızlık kalıcı böbrek yetmezliğine yol açabilir ve hasta sürekli diyaliz tedavisine ihtiyaç duyabilir.

 

Diyet listeleri şişmanlatıyor mu?

Son Güncelleme : 2013-02-21 13:27:24

 

. Birine hortumu, diğerine kuyruğu, sonuncu kişiye de filin kulak kısmı verilmiş. Birinci, fil boru gibi bir şeydir demiş. İkinci; fil ip gibi bir şeydir demiş üçüncü ise fil kâğıt gibi ince bir şeydir demiş. Oysa fil bu üç kişininde söylediğinden çok farlı bir canlı…"

İnsanlara hiç bilmediği bir konuda işin sadece bir kısmını sunarsanız, özden uzaklaşır. Ben zayıflama tedavilerinde sunulan alternatif yolları bu şekilde görüyorum. Her bir yol; ideal kilo ve görüntüye ulaşmanın bir parçası, fakat bütün çok farklıdır…

Bu bilgi kargaşasından dolayı, insanlar zayıflamayı yanlış biliyor ve hatta başarısızlık durumunda, "olmuyor" deyip mevcut kilolarını içlerine sindirmeye çalışıyorlar. Örneğin diyet yapmak, bütünün en önemli parçası fakat tamamı değildir.İdeal kiloda olmanız o diyet listesini tamamen uygulamanızla mümkün olamaz, mümkün olsa bile tekrar kilo almamanız verdiğiniz kiloyu korumanız bir mucizedir…
Diyet listeleri de bana göre bu anlamda ele alınmalıdır. Belli bir menünün basmakalıp uygulanması, hem canımızı sıkar hem de bırakınca tekrar kilo almak kaçınılmaz bir hal alır.

Obezite tedavisi bir liste ile çözümlenmekten çok uzaktır. Örneğin atıştırma alışkanlığı olan bir bireye diyet listesi verirseniz daha fazla atıştıracaktır. Anemisi olan birisine diyet listesi verilirse daha fazla anemik olacaktır.

Örneğin adım sayısı az olan birisine diyet listesi verirseniz aç kalacağı için daha az adım atacaktır… Yani hangi taraftan bakılırsa bakılsın obezite tedavisi bir menü ile çözülemeyecek kadar karmaşık bir olgudur. Hatta menü vermek işin kolayına kaçmaktır, ayrıca kişiyi bezdirmekte çabası. Kişi zayıflama işinin o menü sayesinde hallolacağını zanneder…

Egzersiz konusu ise ayrı bir kargaşa haline gelmiştir. Basmakalıp, kişinin fiziksel özellikleri göz ardı edilerek verilen egzersizler vücudumuza zarar vermektedir. Çünkü günlük adım sayısını arttırmadan önerilecek her türlü egzersiz yorgunlukla sonuçlanarak daha fazla hareketsizliğe yol açar, iştah kontrolü güçleşir veya egzersizi bırakınca kilo almak tekrar kaçınılmaz hale gelir. Size önerim; niçin kilo aldığınız tespit edilmeden önerilen bir diyet listeniz varsa çöpe atın, sizin fiziksel şartlarınız düşünülmeden dizayn edilmiş egzersiz programınız varsa uygulamayın. Çünkü her başarısızlık tekrar başlama azmini azaltıyor, tekrar kilo alımları ise kalp krizi geçirme riskini iki kat arttırıyor.

"Peki, ne yapmalıyız?" dediğinizi duyar gibiyim. Çözüm tüm bu argümanları zamanında ve yerinde uygun dozda ve kişinin durumuna göre ayarlayabilmektir. Tıpta bir kural var; her hasta kendi kitabını yazar. Birisi için fayda sağlamış yol diğeri için uygun olmayabilir hatta zararları bile söz konusu olabilir. Bizim, kilo vermek isteyen her bireyden isteğimiz, mutlaka alanında uzman doktorlar, diyetisyenler gözetimi altında, sağlıklarını kaybetmeden olumlu sonuçlar almalarıdır.

Aşağıda; kilo sorunu olan okurlarımız için kontrol edilip düzenlenmesi gereken unsurları bulacaksınız. Sizden isteğim bu maddeleri gözden geçirmeden, kontrol etmeden zayıflama gibi multidisipliner bir konuyu çözmeye niyetlenmeyin aksi takdirde kendinizi başlangıç noktanızda ve hatta daha geride bulursunuz…

* Öğün düzeni

* Psikolojik durum ve duygulanım bozuklukları

* Mineral dengesi

* Günlük adım sayısı

* Kadın hastalıkları

* Uyku düzeni

* Troid sorunları (haşimoto)

* Yeme hızı

* Sindirim sistemi sorunları

* Tüm kansızlık çeşitlerinin araştırılması

* İnsülin rezistansı

* Leptin hormonu

* Çinko eksikliği

* Krom eksikliği

* Alerji durumu

 

Reishi Mantarı’ nın Kanser Üzerine Etkileri

Son Güncelleme : 2012-12-20 04:16:30

Kanserli hücreler, anormal büyüme hızları ile dikkat çeker. Normal hücrelerin nasıl kanserli hücrelere dönüştüğü tam kesin olarak belirlenmemesine rağmen, bunun bir viral orijine bağlı olduğu veya muhtelemen vücudun doğal korunma sisteminde(bağışıklık sisteminde) bir değişiklik sonucunda olduğu yönünde teoriler vardır.Son yıllarda bazı insanların genetik olarak kanser risk grubunda olduğu düşünülmektedir. Bu kişiler yaşlandıkça ve bağışıklık sistemi zayıfladıkça, belli tip kanserlere yakalanma riskleri artmaktadır.

Kırmızı Reishinin bağışıklık sistemini güçlendirici etkisi, kanseri önlemede ve kanserle savaşta da görülmektedir: makrofaj T-hücrelerinin, kanser hücreleri ile daha etkin olarak savaşmasında etkili olmaktadır.

Ayrıca Kırmızı Reishide bulunan Beta-1,3-D-glucan ve Beta-1,6-D-glucan isimli polisakkaritlerin, güçlü anti-tümör etkileri gösterdiği araştırmalarla belirlenmiştir. Sonuçlar kanserin tipine ve şiddetine göre değişiklik göstermektedir. Glucan maddesi, bağışıklık hücrelerinin tümör hücrelerini sarmasına yardımcı olur; bazı bilim adamları ayni zamanda kanserli hücrelerin sayısını azalttığını da savunmaktadır, böylece de bağışıklık hücreleri bunlarla daha kolay mücadele etmektedir. Bazı çalılşmalarda , tümörlerde % 50 oranında gerileme kaydedilmiştir.

Kırmızı Reishi Mantarı‘nda bulunan canthaxanthin isimli diğer bir maddenin de tümörlerin büyümesini yavaşlattığı ifade edilmektedir.

Vücudumuz doğal olarak anti-kanser maddeler -interferon ve interleukin 1 ve 2- üretmektedir; Kırmızı Reishinin düzenli tüketiminin,bu anti-kanser maddelerin üretimini teşvik ettiği ve tümör büyümesini önlediği kanıtlanmıştır. Kırmızı Reishi tüketimi, kanser tedavisinde Radyoterapi ve Kemoterapi esnasında görülen ve hoş olmayan ( saç dökülmesi, bulantı, kusma, ağız iltihabı,boğaz ağrısı, iştah kaybı gibi)yan etkileri azaltır veya ortadan kaldırır, bu nedenle kemoterapi öncesinde, sırasında veya sonrasında kullanılabilir.Yapılan bazı çalışmalarda bu etkilerin -95 oranında azaldığı belirlenmiştir. Sadece bu etkisi bile hastanın moral seviyesinde ve yaşam kalitesinde sağladığı yükselme ile hastalıkla mücadelede etkin olmaktadır. Diğer reçeteli ilaçlarla kombineli olarak kullanılabilir.

Bağışıklık ve endokrin sistemlerini kuvvetlendirerek, kanserli hastalarda tedavinin kesilmesine neden olduğu için çok ciddi komplikasyonlar olan grip,üst solunum yolu enfeksiyonu, mantari enfeksiyonlar,hepatit gibi hastalıkları önler; bunların tedavisinde uygulanacak antibiyotikler sonucunda görülebilecek ishal ve diğer problemlerin önlenmesini sağlar.

Geleneksel Uzakdoğu tıbbında ifade edilen faydaları, son yıllarda yapılan şaşırtıcı sayıdaki bilimsel ve tıbbi araştırmanın sonucunda belirlenen faydaları dikkate alınarak REİSHİ MANTARI, JAPONYA SAĞLIK BAKANLIĞI TARAFINDAN KANSERE KARŞI TEK DOĞAL İLAÇ OLARAK KABUL EDİLMİŞTİR

Kaynak: http://www.haberbuyuk.com/makale/hasan-cagri-ozdemir/reishi-mantari-nin-kanser-uzerine-etkileri/44.html

 

Türkiye'de canlıdan canlıya ilk karaciğer nakli

Son Güncelleme : 2012-12-20 04:11:26

Nakli gerçekleştiren Doç. Dr. Sacit Çoban, kan bağı bulunmamasına rağmen doku uyuşmasının ve naklin gerçekleşmesinin Türkiye'de bir ilk olduğuna dikkati çekerek, canlıdan karaciğer naklinde daha çok yakın akrabalardan verici bulabildiklerini, ilk defa uzak bir akrabanın dokularının uyuştuğunu ve bu durumun Türkiye açısından bir ilk olduğunu dile getirdi.

3 yıl önce Wilson tanısı konulan Seyfettin Arslan'a (17) akrabalarından hiçbirinin dokusu tutmadığı için karaciğer nakli yapılamadı. Yıllarca umutla bekleyen Arslan, uygun organ bulunamadığı için ölüme yaklaştığı bir dönemde amcasının damadı Mustafa Arslan'ın (30) karaciğerinden bir parçanın ona takılabileceği müjdelendi. Kilis Devlet Hastanesi'nden Gaziantep'e getirilen Seyfettin, buradaki başarılı ameliyatın ardından tekrar ayağa kalktı. 

Karaciğer bulunduğu için çok mutlu olduğunu belirten Seyfettin Arslan, 3 yıldır istediği yiyecekleri yiyemediğini, bundan sonra rahatlıkla yiyebileceğini söyledi. Hiç umudunu yitirmediğini vurgulayan Sayfettin Arslan, hayata 4 kolla tutunmaya çalıştığını vurguladı. Arslan, “Hep bir nakil bekledim. Sonunda Mustafa abi verdi. Gerçekten teşekkür ederim kendisine. Her şeyi yendim” dedi.

Hastanede olma sebebinin Seyfettin'i kurtarmak oldu&

Koypakete.com Kişisel Bakım Online Alışveriş Sitesi © 2019
Bu E-ticaret sitesi bir eticaretci.com projesidir.